16 Mart 2018 Cuma

Molla Kasım’ın Martıları





Anadolu Gençlik Dergisi - Mart '18
Hicret OSTA


"Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme
Seni sîgaya çeken bir Molla Kasım gelir"

Molla Kasım’ın Martıları

     1970 dünyasında basılan Martı Jonathan Livingston, özlü edebiyat kitaplarının taşıdığı “yol, yolcu, yolculuk” ve nihayetinde “kendini tanıma” eksenli bir sancı öyküsü. Basit olanın zorluğu kabilinden olabildiğince sade dilin arkasına saklanan varoluşsal bunalım, bir martı serüveniyle sunuluyor.  Esasında dört bölümden oluşan kitabın şimdiye kadar ilk üç bölümle basılmışken dördüncü bölümün ancak yeni basımlarda yer alması, kitabın yazarı Richard Bach’ın “Otorite ve merasimlerle çevrili yirmi birinci yüzyılında, özgürlük boğulmak isteniyor. Görmüyor musun? Dünyanız güvenli hale getirilmek isteniyor, özgür değil.”1 yakınmasıyla doğrudan ilgili. Boğulan özgürlük, boğulan irade ve boğulan insan.
     Aslına bakarsanız kitabın ilk üç bölümden sonra final yapması her ne kadar umut verici bir sonu taşısa da dördüncü bölümün muhtevası hakikate uygunluğun dozunu bir derece daha artırmış görünüyor. Zira hangi inanç, değer, veya felsefe olursa olsun; onun kurumsallaşmasının, fanatikleşmesinin ya da “dış” kısmının daha fazla önemsenmesinin yol açtığı  öz boşaltım ve çürüme, sorun olarak görülmüş ve her dönem edebiyat sahasında bu mevzu eleştirilen bir mesele olarak yer almıştır. Bu minvalde protest bir tavırla zahir (kitap) eksenli ilmin savunucusu ulemayı eleştiren Yunus Emre şiiri ve Martı Jonathan Livingston arasında bir bağ kurmak mümkün. Yunus’un Molla Kasım’ı ile “Martı Jonathan”ın sözde fikir mirasçısı martıları, aralarındaki yedi asırlık farka rağmen benzer karakterdedirler. Yalnızca bununla da sınırlı olmayıp öyküde dördüncü bölümden geriye doğru gidildiğinde Yunus Emre şiirini hatırlatıcı unsurlar katlanarak artmaktadır. Biz burada tespit edebildiklerimizin birkaçından hareketle metnimizi oluşturacağız.
     Yalnız öncesinde üzerinde durmamız gereken küçük bir uyarıyı, Hilmi Yavuz’un “Yunus Emre ve Shakespeare” karşılaştırması yaptığı bir yazısından alıntılamakta fayda var. Yavuz, metin ‘şerhi’ ve ‘yorum’u arasındaki farkı ‘sünger’ metaforuyla açıklar. “Yorum, metnin çağdaş meseleleri emen okumasıdır; -yorum metnin emdiği meselelere ilişkindir, metnin kendisine değil! Bir başka deyişle, ikincil ve ferî bir okuma! Şerh ise, bizzat süngerin kendisine ilişkindir; -yani, birincil ve aslî okuma!”2 Dolayısıyla Martı Jonathan Livingston  öyküsünde Yunus Emre’yi hatırlatıcı bulduğumuz noktalar, Yunus şiirinin yerellikten (özellikle tasavvuf bağlamında) çıkan ve evrenselliği de kapsayarak emdiği meselelerdir, yoksa “şerh”e teşebbüs olduğu sanılmasın.
     Bir deniz kıyısında geçen öykü, amacı sadece yiyip içerek hayatta kalmak olan bir martı sürüsünün içinde yaşayan Martı Jonathan’ın herkesten ayrı bir yerde farklı tekniklerle uçuş denemeleri yapmasıyla başlar. Her defasında annesi tarafından “Diğerleri gibi olmak bu kadar zor mu?” (s. 17) sorusuyla doğasının sınırlarında zapt edilmeye çalışılan Martı Jon, hayat gayesini “öğrenmek” olarak belirlemiştir çoktan. “Balıkçı teknelerinin etrafında o rutin, sıkıcı dönüp dolaşmadan başka nedenler de var yaşamak için. Cehaletimizi kırabiliriz, becerilerimizi, yeteneklerimizi ve zekamızı kullanarak kendimizi bulabilir, kendimiz olabiliriz.” (s. 31) Kendisine devamlı hatırlatılan sınırlı benlik algısını yıkarak hakikatte ne olduğunu öğrenmek peşinde olan Martı’nın bu sözleri, Yunus’un şiirinde şöyle ifade edilir:

“Miskin âdem oğlanı nefse zebun olmuştur
Hayvan canavar gibi otlamağa kalmıştır”3

     Peki hakikatte “sınır”lardan arınmış insan doğasını öğrenmek ve Martı’nın söylediği gerçek kendiliği bulmak için Yunus Emre’nin önerisi nedir?

“İlim ilim bilmektir ilim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin ya nice okumaktır” (s. 129)

     Kendilik bilgisini mesele olarak ‘emen’ bu beyit, sarih bir tasavvufi içeriğe sahip olduğundan bağlamsal olarak bize insanın hakikatte taşıdığı özsel değeri göstermektedir. Mutasavvıfların Allah-insan-alem ilişkisini oturttukları varlık anlayışına göre, Cenab-ı Hakk gizli bir hazineyken bilinmeyi murat ediyor ve bunun için de tüm mahlukatı yaratıyor. Her şeyden evvel ilk Nur-i Muhammediye’yi yaratan Allah Teala, bu cevherden sırasıyla arş-ı âlâdan esfel-i safiline kadar bütün alemi meydana getiriyor. Dolayısıyla “... insanın da bulunduğu mahlukat alemi, başlangıçta vücud-ı mutlak’ın içinde ayrılmaz bir unsur halinde var ...”4 olduğundan, bir sufi olan Yunus için de ‘kendini bilmek’ insanın özündeki ilahi nuru idrak etmesiyle mümkündür. Zira “Nefsini bilen Rabbini bilir” mealindeki hadis-i şerif işaretince söylenilen bu beyit, kendilik bilincinin bizzat insanın özünde bulunan ilahi cevhere isnatla kazanılabileceği gerçeğidir. Aksi halde bir önceki beyitte işaret olunduğu üzere “kendi”ni fark etmeyen kişi, insan suretinde olsa bile insan mertebesine ulaşamayacak yani martı sürüsündeki sıradan martılardan biri olarak kalacaktır.
     Martı doğasına “aykırı” davranışlarda bulunduğu gerekçesiyle sürüden dışlanan Martı Jonathan, kitabın ikinci bölümünde daha önce hiç görmediği pırıl pırıl iki martı aracılığıyla “cennet” olarak tabir ettiği gökyüzünde başka bir boyuta geçer. Burada da aynı dünyadaki gibi yeni uçuş teknikleri denemeye ve öğrenmeye devam eder ama bir farkla; buradaki martılar kendisi gibi düşünmekte ve yaşamaktadırlar. Fakat cennetin, aslında bir nihai nokta ya da son durak değil, bizzat kendini öğrenme sürecinin güzelliğinde ve tüm ölçü-rakamları aşkın bir noktada yaşamak olduğunu keşfeder. Tıpkı Yunus’un:

“Cennet Cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver sen anı, bana seni gerek seni”

beyitinde işaret ettiği mükemmellikle, daha doğrusu mükemmel olan Allah (cc) ile birlik olma arzusu gibi.
     “Doğuştan bir öğretmen” olan Martı Jonathan, üstadı Chiang’ın katkılarıyla keşfettiği gerçek benlik bilincini, dünyaya geri dönüp oradaki diğer martılara da öğretmek ister.  Bu konuda üstadının son tembihi “sevgiyi sakın ihmal etme” cümlesi olur.  Ve Martı Jonathan’ın “sevgisini gösterme yolu, yalnızca gerçekleri görmek için fırsat kollayan bir martıya doğruları öğretebilmekti[r]”. (s. 75) Bu düşünceyle dünyaya geri dönen Martı’nın, kendisinin gençlik döneminde olduğu gibi kayalıklarda tek başına farklı uçuş denemeleri yapan Martı Flechter ile tanışması uzun sürmez ve ona UÇMAYI öğretir.
     Düşünce ve beden zincirlerini kırarak hakiki benliklerini bulmak isteyen ve martı kafilesince dışlanan kuşlardan bir ikisi yavaş yavaş Martı Jonathan’ın önderliğinde uçuş talimleri yapadursun, bu ufak topluluğa karşı diğer taraftan sert önlemler alınarak boykot uygulanmaya başlanır. Hatta fitne sokan bir şeytan olmakla suçlanan Martı Jonathan, iftiraları merhametle karşılayarak öğretim faaliyetine devam eder. Genç Martı Flechter’ın bu duruma şaşırarak  “seni öldürmeye kalkışan bir kuş sürüsünü hala nasıl sevebildiğini hiç anlamıyorum” diye itiraz etmesine karşılık Martı Jonathan, “Gerçek martıları, onların her birinin içindeki güzellikleri görmeye çalışmalı, bunu onların da görmesine yardımcı olmalısın” cümlesiyle sevgisini temellendirildiği noktayı açıklamaktadır. Tam da bu söylem, “muhabbet, aşk” meşrebinden olan Yunus’un:

“Ey aşıklar ey aşıklar mezheb ü din aşkdır bana
Gördü gözüm dost yüzünü yas kamu düğündür bana” (40)

mısralarıyla örtüşür. Elbette Yunus’un aşk merkezli bakışını seküler bir okuma ile anlamaya çalışmak aşırı bir yoruma girer. Yunus Emre için, yaratan ve yaratılanı birleştiren güç aşk’tır. Kamil insanda kendini temaşa edebilmek için alemi yaratan Allah Teala’nın bilinme isteğine muhabbet duyması, mutasavvıflar için aşk’ı merkezi bir konuma getirmiştir. Dolayısıyla kainata bakış muhabbetullah ile şekillenir ve kamil insan, her varlıkta Cenab-ı Hakk’ın ilahi özü olduğunu bildiğinden aşk nazarı ile bakar; aynı en zahirdeki benlikten en batındaki benliğe dek Martı’nın gerçek kimliğini gördüğü martılara bakış şekli gibi.
     Kitabın son bölümünde artık öğretici makamını bizzat yetiştirdiği Martı Fletcher’a bırakan Martı Jonathan, dünyadan ayrılır. Başta Flechter olmak üzere, özgürlüğe uçmak, hakiki benlik, sınırların aşkınlığı gibi öğretileri yaymakla kendilerini mükellef gören bu öğrenciler, varoluşsal açıdan martıların aralarında hiçbir fark bulunmadığını, yapılması gerekenin sadece benlikle alakalı sorgulamalar olduğunu anlatmaya devam ederler. Fakat her zaman için düşünüp “anlamak”tan daha kolay bir yol vardır; fanatikleşmek. Martı Jonathan’nın öğretisine artık yabancı kalmayan “sıradan” martılar, git gide kutsallaştırdıkları Martı öğretilerini kurumsallaşma perdesi altında boşaltırlar. Artık Martı Jonathan mor gözlerle heykelleştirilen bir kutsal varlık ve o hayattayken onunla birlikte olan öğrencilerine yaklaşmak bir statü göstergesi haline gelmiştir. Bununla beraber sağduyusunu kaybetmemiş azınlık bir martı grubu, Resmi Martı Söylemi’ni reddedip kendileriyle olan hesaplaşmalarını sürdürerek öğretinin hakikatine ulaşmaya gayret ederler fakat bu kez de Martı Jonathan’ın takipçisi olduğunu ileri süren sözde takipçiler tarafından dışlanarak.
     Resmi söylemin fanatikliğe dönüşmesi mevzusuna gelene dek, martı öyküsünde şahit olduğumuz iki aşamalı zorluk, ikincisinin birincisine nispetle daha çetrefilli olduğunu göstermektedir. İlkinde hakiki özünü arayan-aramayan olarak keskin bir hat çizili iken ve taraflar belli iken, ikinci zorlukta öğretiyi sahiplendiğini söyleyenlerin devamlı icat edilen “tuhaf adet”lere gömülerek özü kaçırmaları ve öğretiyi aslından yaşamaya çalışanlara koydukları sınırlardır.
     Bu minvalde Yunus şiirinde eleştirel olarak yer alan iki toplumsal sınıftan bahsetmek mümkün. Birincisi; martılarınki gibi henüz “kendilik” bilincinin farkında olmayan, bâtınındaki ben’e duyarsız kalan zahir ilim savunucusu, kitapla sınırlı ulemadır. Geleneksel şiirimizde zıt kutuplarda anılan zahid-sufi karakterleri zahir-batın ikilisinin ete kemiğe bürünmüş hali gibidir. Zahid, Allah’ı kitaplar aracılığıyla öğrenilebileceğini savunan aklın ve zahir ilimlerin temsilcisi olarak sufiyi eleştirir; sufi de tasavvufi metodolojiyle Hakk’a ancak ulaşılabileceğini söyleyerek molla, hace, vaiz gibi sıfatlarla andığı zahid karakterini eleştirir.

"Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme
Seni sîgaya çeken bir Molla Kasım gelir"

mısralarında Yunus’un bahsettiği Molla Kasım, bu zahid tiplemesinin bir temsilcisidir ve kendisi batın ilminden habersiz olduğu için sözlerinden ötürü Yunus’u yargılayabilir (ki ilk dönem mutasavvıflarından pek çoğunun dönemin uleması tarafından şeriate aykırılık nedeniyle “küfür” ile suçlandığını  biliyoruz).
     13. yüzyıl insanı olan Yunus Emre’nin zamanı, artık tasavvufun kurumsallaşmaya başladığı ve “kaba sofu” tabirinin yavaş yavaş literatüre girdiği bir dönemdir. Bu noktada Yunus’un eleştiri oklarına hedef olan diğer toplumsal sınıfın, tasavvufi öğretilerin kabuğunda ve fantazi kısmında kalmış ham sofular olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz:

“Dervişlik dedikleri hırka ile tac değil
Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtac değil” (s. 193)

mısralarından anladığımız kadarıyla hırkanın bir nevi dervişlik alameti haline gelmesi dahi Yunus’u rahatsız etmiş, hakiki sufinin nişansız olarak ve herhangi bir mensubiyet ya da ayrıcalık belirtmeden öz’e (gönüle) yapılan ilim yolculuğunun talibi olduğunu vurgulamıştır.
     Yunus Emre’nin ham sofulara karşı geliştirdiği bir diğer tepki de dil üzerinden olmuştur. Özellikle, kurulan tasavvuf elitizmine karşı “bilişmek, Çalap” gibi Türkçe kelimeleri sıklıkla kullanarak tasavvufi terminolojiyi halk diline yaklaştırması, kendisi ve ham sofular arasına koyduğu mesafeyi artırmıştır; sağduyulu martıların resmi martı öğretisi temsilcilerinin söylediği “uçuş, yüce martı, Jonathan” gibi tabirleri duydukları an zihinlerini kapatmaları gibi.

“Çalab aşkı candaydı bu bilişlik andaydı
Âdem Havva kandaydı biz onunla yâr iken” (s. 270)

     Son söz yerine diyebileceğimiz birkaç cümle Martı Jonathan öyküsünün ve asırlardır söylenegelen Yunus şiirinin dikkat çektiği üzere olacaktır. İçine doğduğumuz dünyanın sıradanlaştırıcı ve oyalayıcı tesirine kapılmadan hakikatte kim olduğumuzu öğrenmeyi istemek ve öğrenme metodolojisini seçerken fanatikliğe düşmeden kişi/ler çerçevesinden ziyade fikir merkezli hareketle öz’e ulaşmak için belki de kuşların (martıların) dilini takip ederek kanat açmamız icap ediyordur:

“Benim dilim kuş dilidir benim ilim dost ilidir
Ben bülbülem dost gülümdür bilin gülüm solmaz benim” (s. 247)
    


      Dipnotlar:

1.     Richard Bach, Martı Jonathan Livingston, İstanbul, Epsilon Yayınevi, 2017, s. 147. Bu yazıda Martı Jonathan Livingston kitabından yapılacak alıntılar, metinde parantez içinde sayfa numarası verilerek gösterilecektir.
2.     Hilmi Yavuz, Edebiyat Okumaları, İstanbul, Timaş Yayınları, 2015, s. 210.
3.     Selim Yağmur, Yunus Emre Divanı, İstanbul, Dergah Yayınları, 2016, s. 124. Bu yazıda Yunus Emre Divanı kitabından yapılacak alıntılar, metinde parantez içinde sayfa numarası verilerek gösterilecektir.
4.     Muhammet Nur Doğan, Aynaya Yolculuk, İstanbul, Yelkenli Yayınevi, 2016, s. 119.

Not: Fotoğraflar, Russell Munson’a ait olup Martı Jonathan Livingston kitabının içerisinde kullanılmıştır.



9 Aralık 2017 Cumartesi

Haremdeki Barbie



Hicret OSTA | Anadolu Gençlik Dergisi Aralık '17

 

Haremdeki Barbie


“Doğulu olarak ölmek istiyorum ben”

Sezai Karakoç



     Anadolu Gençlik Dergisi Yazı İşleri’nden medya üzerine bir yazıyla katkıda bulunup bulunamayacağım sorulduğunda, bundan epey bir süre önce, sancılı ve bir o kadar da karşılıklı bilgilerimizi mâl etme sürecinden ötürü oldukça keyif aldığım bir lisans dersimin hocasıyla aramda geçen konuşma hatrıma geldi. Kendisi “bu zamana kadar Türkiye’de bulunan başörtülü kadınların ilim maksatlı ‘kamusal alan’da bulunmak isteyebileceklerini düşünmemiştim, onları art niyetlilikle suçlamıştım, ama gerçek hayattan biriyle tanışmam fikrimi değiştirdi, eğitim hakları ellerinden alınan nice kadın adına senden özür diliyorum, her ne kadar eleştirel bir düşünce yapım olsa da bu yanılsamamda medyanın etkisi olmalı” diyerek sözlerini tamamlamıştı. Bahsi geçen dersin saatleri içinde tek bir Türkçe kelimeye dahi tolerans gösterilmeyip İngilizce materyaller üzerinden okuma, yazma ve konuşma hedeflenmesinin yanı sıra, hocanın metinlerde seçici davranarak dünya edebiyatından madunun sesi olabilecek eserleri okuma paketine seçmesi, dersin maksadını olumlu manada kesinlikle aşıyordu. Hocanın da bahsettiği gibi kritik düşünmeye meyilli olması, edebi metinler üzerinden hakim güç ve söylemin altını oyma ameliyesini bizlere gösteriyordu.

     Yaşamlarındaki hüznün dışa aktarımı ve özgürlük özleminin sembolik dili olarak caz müziğinin formlarını belirleyen siyahilerden mitolojilerde trajediye kurban edilen karakterlere, dünya üzerindeki ihmal edilen çocuklardan feodal zihnin sınıfsal zulmüne maruz kalan insanlara değin literatürde dezavantajlı olarak nitelendirilen her grup varlık, edebi eserler bağlamında derslerimize misafir oluyordu derken yine dünya üzerinde “dezavantajlı” bir grup sayılan kadın’a mevzu gelince işler çetrefilleşmişti. İlk olarak günümüz dünyasında, özellikle Batı basınında sübliminal olarak kadını aşağılayan, objeye indirgeyen ve dahası hayvanileştiren mesajlar içerikli pek çok görseli eleştirmiştik ki bunlardan sonuncusu vahimdi. Yanlış hatırlamıyorsam bir İtalyan gündüz kuşağı programında yarışmayı kazanan genç bir kadın, kasaphanedeki hayvanlar gibi çengellenip yukarı kaldırılarak numaralandırılıyordu. Bu tablodan sonra sınıf buz kesmiş, hiçbirimiz yorum dahi yapmadan insanlık adına utanarak dersi sonlandırmıştık. 

     Kadın bağlamında okuduğumuz pek çok metnin içinde bir tanesi vardı ki beni dersin işlendiği tarihten de çok öncesine götürmüştü. Fas’lı akademisyen ve yazar Fatema Mernissi’nin 2001’de yayımladığı Scheherazade Goes West isimli kitabı, “harem” mefhumu üzerinden Doğu-Batı karşılaştırması yaparak iki toplumda da yerleşik olan kadın algısını anlamlandırmaya çalışıyor ve Doğu’ya karşı kullanılan şarkiyatçılık silahını, 1001 Gece Masalları’ndaki Şehrazat karakteri aracılığıyla deşifre ediyordu. Fakat tuhaf olan seneler evvel kitabın ilk çıktığı dönem, masallara merak saldığım ve kitapçıları bu sebeple dolaştığım bir zamanla çakışmıştı ki kapağında duman üfleyen Doğulu şuh bir kadın portresi yer alan ve Haremden Kaçan Şehrazat ismiyle çevrilmiş olan bu kitabın yazarını, Doğu kadınını Batı’ya kaçmaya mecbur eden bir anlayışın çarpıklığıyla suçlamış, buna rağmen Doğu kökenli güzel bir öykü bulabilirim umuduyla yine de kitabı almıştım. Okuyucunca yanıldığımı anlamıştım. Zira Mernissi’nin yapmaya çalıştığı şey, Doğu’da bulunduğu “farz edilen” haremlerin çok daha katı ve “reel”inin Batı’da yüzyıllar boyunca ve hala günümüzde dahi bulunduğunu metinlerarası [ve ötesi] bir okuyuşla ortaya koymaktı kapak resmi ve tercüme başlığının aksine. Eğer ironi yapmıyorsa çevirmenin teğet geçtiği self-oryantalizm tuzağı, ancak bahsi geçen derste metnin orjinal ismini öğrenmekle aşikar hale gelmişti benim için; “Batı’ya Giden Şehrazat”.

     Peki Mernissi, oryantalizmle kurgulanan Doğu haremlerinin aslını nasıl anlatıyor ve Batı’daki haremleri nasıl ifşa ediyordu? Aslında yazar, yazdığı bir başka kitabın tanıtımı için on kadar Batılı ülkeyi ziyaret eder, orada bulunan gazetecilerle röportajlar yapar ve bu esnada “harem” kelimesinin geçtiği cümlelerde Batılı gazetecilerin sıkılgan ya da imalı bir tonla gülümsediklerini fark eder. Doğulu bir kadın olarak harem onun için saray kadınlarının başta eğitim olmak üzere tüm yaşamsal faaliyetlerini sürdürdükleri ve zeka önde olmak üzere yetenek ve güzellikleriyle yarıştıkları rekabet dolu bir mekandır sadece. Bu noktada, harem için olumlu ya da olumsuz bir mana verilemeyecek tarihsel bir olgu olduğundan bahseder Mernissi. Halbuki Batı’da bulunduğu süre içerisinde gezdiği müzelerde, resmedilen haremlerin ve yayımlanan Şehrazat portrelerinin savunmasız, nü, çoğunlukla halinden hoşnut ya da ifadesiz yüzlere sahip kadınlardan oluştuğunu şaşkınlıkla fark eder ve onları, yüzyıllar boyunca Doğulu-müslüman sanatçıların elinden çıkma harem tablolarıyla ve Şirin gibi kadın kahramanları temel alan minyatürlerle kıyaslar. Sonuç olarak ise, Doğu minyatürlerinde Batılıların hayal ettiği gibi konuşma, düşünme ve eylemden aciz, boyun eğmeye hazır, sadece bedenden ibaret “kadın”ın bulunmadığını, kadınların düşünsel ve savaşçı kimlikleriyle resmedildiklerini görür.

     Görsel sanatlar bir yana, Doğu’daki kadim sözlü kültürde anlatılagelen Şehrazat, kendisini öldürmeye meyilli kocası Şehriyar’ı aklı ve bilgisi sayesinde ehlileştirir ve onunla diyaloğa girmeyi başarır. Batı ve Doğu haremlerinin temel farkının kadın algısı olduğu üzerinde duran Mernissi’ye göre müslümanlar, Hucurat Suresi’nde buyurulduğu üzere  “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıyıp sâhip çıkmanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Şunu unutmayın ki Allah'ın nazarında en değerli, en üstün olanınız, takvâda en ileri olandır” ayetiyle, İslam’da varoluşsal açıdan insanların denkliği ve ancak müktesebatlarıyla aralarında fark oluşturabileceklerini kabul etmiş dolayısıyla da kadın’ı dikkate alan  bir düşünce sistemi geliştirmişlerdir. Batı inanç ve felsefesinin ise “ilk günaha sebep olan Havva’dan” bu yana duyguyu temsil eden dolayısıyla da yanıltıcı saydığı alana hapsettiği kadın, 18. yüzyılda ve sonrasında etki alanı büyük olan filozof Kant’ın ilkeleştirdiği “düşünce alanına giren kadın güzelliğini kaybeder” söylemiyle bir kez de “beden” hapsine tıkılır. 1001 Gece Masalları’nı yeniden yorumlayan Batılı yazarların nüshalarında, Şehrazat’ı susmaya ya da ölmeye mahkum eden zorlamayı, Batı’nın bir türlü kabullenemediği düşünen, konuşan ve savaşan kadın imgeleminde arar Mernissi.

   Bu yazı vesilesiyle Mernissi’nin Şehrazat’ını tekrar gözden geçirirken, beyaz perdede beyaz atlı prensi ve kurtarılmayı bekleyen mücadeleden aciz prenseslerin zayıflıktan arınıp birer savaşçı haline gelmesinin henüz ne kadar yeni olduğunu fark ettim. Halbuki Doğu öykülerinde çoğunlukla kadınlar, ya politik savaşların ortasında ya da çözmeleri gereken entrikalar içinde adeta bir avcı gibi zihin oyunlarıyla meşguldürler. Klasik edebiyatımızın kilometre taşlarından biri olan Leyla vü Mecnun efsanesinde tanışılan yerin okul olmasını da unutmamalıyız. Okul, yani iki cinsin de “akıl”larını kullandıkları mekan. Tüm eğlenceli müziğine rağmen duyduğumda rahatsızlık hissettiğim, 90’lı yılların sonunda çıktığı halde hala popülerliğini koruyan “Barbie Girls” şarkısı da vermek istediğim örneklerden biri. Asla bir Doğu toplumundan çıkmayacak olan Barbie bebeğin Batı’daki kadın imajının somutlaması olduğunu bir bahs-i diğer  sayıp şarkının sözlerine odaklanırsak rahatsızlığın kaynağı ortaya çıkar. Zira “you can brush my hair, undress me everywhere, make me walk, make me talk, do whatever you please” sözlerinin muhatabı olan “güzel” Barbie robotik gülüşüyle Batılıların gizli hayalindeki düşünceden yoksun, savunmasız ve her an ulaşılabilirliği olan salt bedenî harem kadınlarına ne kadar da çok benzemektedir.

     Kadına muamelesi sebebiyle Doğu toplumlarına “üstadlık” eden Batı’nın zihin evrenindeki Şarklı haremi çözümlemekle yetinmeyen Mernissi, son tahlilde Batı’nın bizzat kendi sahip olduğu haremleri nasıl keşfettiğini açıklar. Akademik seyahatleri esnasında yolu New York’a düşen yazar, kendisine etek almak için bir mağazaya girdiğinde sadece belirlenen kalıplar yani “6 beden” dışında hiçbir eteğin bulunmadığını öğrendiğinde müthiş derecede özgüveni sarsılır ve kendi deyimiyle “vahşice” saldırıldığı hissine kapılır. Çünkü kadın kıyafetlerindeki beden ölçütlerini standartlayan bir zihniyet, kadın’ı objeleştirmiş, kalıp dışına çıkanları o dünyaya ait olmadıklarını hissettirmek suretiyle psikolojik ezilmeye mahkum etmiştir. Beden ölçütlerini ve görünümlerini imleyen moda sektöründen, daha sonra belirlenen ölçütlere ulaşmak için kurulan kozmetik, estetik ve diyet sektörünün kurduğu tahakkümün, Batı dünyasının görünmez haremleri olduğunu keşfeder yazar. Üstelik bu haremlerin kadınları, sadece bedene yönelik faaliyetlerin merkezinde, güzellik anlayışları “çocuksu ve aptal” görünmek olan acınası halin içindedirler. Peki “Batılı” kadın, bu oyuna nasıl gelmektedir? Mernissi’ye göre yukarıda ismi sayılan sektörlerin “sembolik şiddet”i, kadını bedenden öteye düşünemez hale getirir ve Doğu’da sadece “mekan”sallıktan ibaret olan haremi Batı’da zamanı da kapsayan acımasız ve yıkıcı bir psikolojik hapishaneye dönüştürür.

     Tüm bu incelemelerin sonunda derste konu Türkiye’deki kadınlara geldiğinde din temelli uygulanan “baskı” gibi toplumsal dinamikleri henüz çözümlemeye dahi girişmeden kullanılan klişeler, kitabın isminin –bence- içeriğe aykırı olarak tercüme edilişini henüz bu durumdan haberdar olmayıp aynı sığlığa düşen sınıfa bir örnek olarak sunmama ve hiç fark etmeden kendilerine oryantalizm penceresinden bakabileceklerine dair uyarılarıma yol açtı. Ve eğer Türkiye’de görünmez hale getirilmek istenen bir kadın kitlesi varsa bunların önemli bir kısmının İslam’ı pratik hayata dökmeyi tercih eden ve bu konuda kısıtlanan kadınlar olduğunu söylemem, istediğim farkındalığı harekete geçirmiş olmalı ki başta bahsettiğim konuşmaya şahit olmuştum.

     Konuyu daha geniş bir çerçeveye oturtarak sonlandırmak icap ederse, Doğu’yu öteki olarak kurgulayıp kendini var eden Batı, geçmişte olduğu gibi günümüzde de geniş kitle iletişim araçlarıyla açıktan ve gizliden zihninde yarattığı “Doğu”yu dünyaya empoze etmeye devam etmektedir. Fonda kelime-i tevhid bayrağı olan dolgun sakallı müslüman “terörist”ler, tekinsiz insanlara yakıştırılan kaba Arap aksanlı İngilizce’ler ve dansöz kılığıyla mutlu-mesut dans eden savunmasız harem kadınları… Başka bir dersimize gelen profesörün her seferinde geç kalan öğrenciler için “ah bu Doğu’nun tembel, miskin ve bilime zerre önem vermeyen gereksiz insanları, şimdi Batı’da olsa böyle mi olurdu” cümleleriyle içselleştirdiği şarkiyatçılık, bu denli aşikar olmasa da farklı boyutlarda bize sirayet etmiş olamaz mı? Tespit için “kadın” algımızı irdelemek bir adım olabilir mesela.



* Çarşaflı Barbie görselleri, sanatçı Sabine Reyer tarafından 2012’de hazırlanan bir enstalasyona aittir. Sergi bilgi ve görüntüleri https://www.ntv.com.tr/galeri/sanat/ruhr-bienalinde-carsafli-barbie,1g4jp82gX02TABdNLqcCCginternet adresinden alınmıştır.

18 Eylül 2017 Pazartesi

Kurosawa'nın "Düşler"i üzerine...




Hicret OSTA

Anadolu Gençlik Dergisi - Eylül 2017


DÜŞ MÜ KÂBUS MU?

                 “İş başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, ekini ve nesli helak etmek için koşar. Allah ise bozgunculuğu sevmez.” (Bakara - 205)

     İki dünya savaşı ve bir soğuk savaş dönemine tanıklık edip neredeyse her yapıtında güngörmüşlüğünü konuşturan Japon senarist ve yönetmen Akira Kurosawa’nin 1990 yapımı “Dreams” (Düşler) isimli filmi, yaptığı dayanaklı doğa güzellemesi ile modern zamanların sinema başyapıtlarından biridir. İsmine atıfla olaydan olaya, durumdan duruma seyir içinde akan film, bir karakterin merkezinde dönmesi ile de rüyaları bizzat gören karakterin (esasında oldukça öznel bir izlekte yönetmenin) zihin dünyasına izleyiciyi çeker. Fakat asıl dikkat çekici olan büyülü düş atmosferiyle başlayan filmin yer yer kabusa, hatta karabasana evrilen örgüsündeki evrensel hakikat parçalarıdır. Fakat yönetmen yine de insanlık namına umutvar olduğunu, kabustan çok rüyadan yapılma sahnelerin altın vuruşları ile gösterir.

     Birbirinden bağımsız sekiz kısa hikayenin ördüğü film, başkarakterin gördüğü sekiz farklı rüyadan ibaret olmasına karşın ilerleyen her düşte karakterin bir önceki düşe göre yaşça büyümesi, karakterle beraber erginleşen ya da erginleştirilen izleyici için de bir bütünlük oluşturmakta. Üstelik asıl söylemek istediğini son rüyaya saklayan yönetmen için sağlam bir zemin ve hazırlıklı bir zihin kademeli olarak inşa edilir böylece. Kurosawa’nın, filmin her bir köşesine düğümlediği nihai mesaj ise günümüzün ve dahi geleceğimizin kaçınılmaz sonu olan doğanın ve neslin yok ediliş serüvenidir.

     Çocuk masumluğunu anlatan ilk rüyalar, fıtratla da uyumlu olarak doğanın karşısında değil yanında yer alan insan tavrının naif örneğidir. Gökkuşağı ve orman gibi masalsı motiflerle örülen ilk iki rüya bittiğinde akılda kalan “Şeftaliyi para vererek de almak mümkün. Ama şeftali ağaçlarıyla dolu bir bahçeyi almak mümkün mü?” repliği, hala içten içe direnç gösteren ve “iyi” olanı kaybetmeyen insanoğlunun son nidası gibidir.

     Üçüncü rüya ile birlikte çocukluktan yetişkinliğe geçen başkarakterin, rüyasının mahiyeti de yaşı nispetinde değişir. Zira “tipi” ismini alan ve insan zihninin dağdağalı, karmaşık yapısına atıfla bir afet içinde geçen rüya, aynı zamanda artık bulanmaya ve çocuk saflığını kaybetmeye başlayan insanı temsilen “kar sıcak, buz soğuk” cümlesi ile matuf, aynı gerçekliğin başka yüzlerine hakim olma noktasından hareketle tek boyutluluktan çıkan ve erginleşen insanı hikaye eder. Fakat ardından gelen rüyalar saflığın, tekliğin, bütünlüğün yani fıtratın çatallaştığı ölçüde insanın düştüğü felaketler silsilesini, doğa üzerinden anlatmaya devam eder. Tabi ki her seferinde rüyalar, gittikçe ağırlaşan trajik bir kabus kıvamına gelir.

     Hayat ve ölümün tünel metaforu üzerinden anlatıldığı dördüncü rüya, “teknoloji sayesinde” yüzlerini dahi görmeden (hatta tam da yüzler görülmediği için) acımasızca ve yüksek sayıda insan kıyımına sebep olan 20. Yüzyıl savaşları “sizlere kahraman diyorlar ama bir köpek gibi ölüp gittiniz” cümlesiyle ciddi bir şekilde eleştirilir. İşgalci devletlerin tasallutu ve müthiş gelişmiş kitle imha silahlarının zoruyla bir anda hayatları sonlandırılan milyonlarca ölü insanın hala yaşayan sesi artık bastırılamaz ve tüm insanlık adına vicdanlı bir müfreze komutanı aracılığıyla “kurban”lardan içli bir özür diletilir.

     İnsan hırsı karşısında aciz kalan aklıyla sanatın sıcak kucağına rüyada da olsa sığınan başkarakter, Van Gogh’un “güneş beni resim yapmaya zorluyor, sizinle kaybedecek zamanım yok” cümlesiyle bir kez daha insanlığına terk edilmiş halde yapayalnız bırakılır. Kabusun ivmesi artar ve izleyici bir anda kendini büyük bir nükleer patlamanın eşiğinde buluverir. Radyasyonun kaçıp kurtulmaya asla müsaade etmeyen hız ve yakıcılıkta yayılması, enerji üretebilmek için kendi soyunun ve yaşadığı dünyanın sonunu getirmekten çekinmeyen insanlığın artık nihai felaketidir. Son bir hamleyle, kendisi ölmeden önce biraz daha çocukları dünyayı görebilsin diye çırpınan annenin feryadı, gelecek nesiller adına sallantıda olan “insan”a güvenin adeta kökünden devrilmesidir: “Tesisin kendisi güvenli ama insanlar değil. Kaza olmaz, tehlike yok. Bize tek söylenen buydu. Yalancılar!”.

     Radyasyon, nükleer bombalar ve füzelerle birlikte yok edilen dünya, şeytanların bile ağladığı mekanik eşyalar çöplüğünden, ucube bir hurdalıktan, dev karahindibaların ve mutasyona uğramış binbir türlü canlının sardığı korkunç bir çölden, yani insanın en nihayetinde elinde kalacak olan iflah olmaz bir garabetten başka bir yer değildir artık. Şeytanlaşmış bir insanın itirafı ise pek çoğumuza tanıdık gelecek ölümcül bir pişmanlığın son kertede ayyuka çıkmasıdır: “İnsan olduğum vakitler bir çiftçiydim. Fiyat düşmesin diye litrelerce sütü nehre boşalttım, tonlarca patates ve lahanayı toprağa gömdüm. Ne aptallık ama.”

     Yaklaşık otuz yıl öncesi itibariyle neslin ve doğanın nihayetine dair yordaması bu denli korkunç ve maalesef gerçekçi olan Kurosawa, son rüyada (ne Fuji Dağı, ne tünel, ne tipi, ne gökkuşağı) hiçbir eğretileme kullanmadan, adeta bakın kurtuluş reçetesini açık açık yazıyorum feveranıyla, tüm dünyayı kabustan uyandırma ümit ve iştiyakıyla insan kardeşlerine bilgece seslenir: “İnsanlar konfora çok alışmış, konforun daha iyi olduğunu düşünüyorlar, esas güzel olanı fırlatıp atıyorlar. Günümüz insanı doğanın bir parçası olduğunu unutmuş vaziyette, halihazırda hayat kaynakları olan doğayı yok etmeye devam ediyorlar. Her zaman daha iyisini yapabileceklerini sanıyorlar. Özellikle bilim adamları, akıllı olabilirler ancak anlayamadıkları şey; doğanın gücü. İnsanları mutsuz eden şeyleri icat edip duruyorlar. Üstüne icat ettikleriyle böbürlenip duruyorlar, daha da beteri insanların bu icatları bir mucize olarak görmeleri. Tapıyorlar onlar. Farkında değiller ama doğa ellerinden gidiyor, sonlarını hazırladıklarının farkında değiller. İnsanoğlu için en önemli şeyler; temiz hava ve sudur. Bu ikisini üreten ağaç ve bitkiler. Her şey kirletiliyor temizlenmemek üzere. Kirli hava ve kirli su, insanoğlunun ruhunu da kirletiyor.”

8 Ağustos 2017 Salı

an essay on female protagonists of different literary texts.


14.1.2014
Hicret OSTA














The Chrysanthemums and The Penelopiad

          If there is a story from mythology, it cannot be the story of women and men or relationships between them. It is only the story of men, and women are objects in there. However, although Margeret Atwood uses characters and plot from Greek mythology in The Penelopiad, she can deal with the hegemony of men over women through the voice of story-teller which belongs to the first-person. Because the protaganist of The Penelopiad is a woman and she talks to us as the first-person narrator throughout the novel, this point of view generates majority of a woman’s perception of many events. So, readers do not only expose to the perception, experiences, emotions, thoughts as well as acts of a woman, but also they hear all them from a subjective voice. Therefore, it is easy to acknowledge realities of women’s world which consist of the double standards and the hegemony of men. In this sense, Margeret Atwood says that in the beginnig of her book:

I’ve chosen to give the telling of the story to Penelope and to the twelve hanged maids. The maids form a chanting and singing Chorus which focuses on two questions that must pose themselves after any close reading of The Odyssey: what led to the hanging of the maids, and what was Penelope really up to? 
          Similarly, there is a female protaganist which is named Elisa Allen in The Chrysanthemums by John Steinbeck. The character also has deppressed mode and lives with emotional presure. However, we do not hear her voice directly, because the author introduces her from the third person point of view. Readers can recognize Elisa and her borring life thanks to her acts, clothes, the pattern of her behaviour, and dialogues between her and men. “Elisa straightened her back and pulled on the gardening glove again. “Yes. They’ll be strong this coming year.” In her tone and on her face there was a little smugness.” as in this sentence.
          In my opinion, although the themes of two literary texts are similar and a woman is the centre of these stories, the choices of the different narrative technicques have extra meanings. A possible one is that although Steinbeck’s narrator stands close to Elisa, its voice is more objetive than the narrator of Atwood. It voices all things as they are. So, readers can understand the feelings of Elisa impartially. However, Atwood does not leave it to luck and she enables Penolope to talk to readers with her feelings. So, a feminist perspective in The Penelopiad can be felt easily. Because readers identify themselves with Penelope by directly hearing many events from her, they find themselves in Penelope. This provides more partial perspective.          
          In two literary texts, the protagonists have similar life style and no problem seemingly. Although they are married to responsible men who are have a house, a business, wealth, and so on, they feel compressed and have to create a closed world because of the double standards and ambiguities in their lives. Their own worlds which are also similar at least their pains and experiences may be named their “sanctuary” or “hudud”, because the women only let valuable materials (for them) be in there. Of course, these materials differentiates from each other the aspect of appearence, but have the same functions in their lives.
          In this sense, it can be said that the chrysanthemums of Elisa are equal to the maids of Penelope, and they are also the symbolic challenge of the women against the external environment. Elisa just is happy and interested in others when she talks about her flowers. Although she refuses that “the man on the wagon” asks her to “mend pots and sharpen knives and scissors” a few times, she gives a few pots to him after he mentions the chrysanthemums. So, the man values her world and can understand her by talking about the flowers. Identically, Penelope struggles against “suitors” by means of “the maids”.

          In conclusion, because the female protagonists think that the world is wrong with them and cannot exist powerfully, they choose to make some weapons which are the flower ara the maids against the external world and can fight for survival by means of them.